« Önceki |

14/11/2006

sıcak ve gerekli dizi; hayat türküsü


HAYAT TÜRKÜSÜ

 

 

TRT’NİN YÜZAKI OLAN DİZİ,

HERKESİ EKRAN BAŞINA KİLİTLİYOR….




Geçtiğimiz yayın döneminde TRT 1 ekranlarına gelen ve gerek sosyal sorunlara parmak basan konusuyla, gerekse güçlü oyuncu kadrosuyla büyük beğeni kazanan, izlenme rekorları

kıran “Hayat Türküsü” adlı dizi, okula gidemeyen kız çocuklarının dramını anlatıyor.


 

 


herzamanki gibi, önce diziyle ilgili

2 güzel yorum okuyalım (tabii ekşi sözlük 'ten...) :

  • belgeselle dizi-film arasında gelip giden, her izlediğimde gözlerimin dolduğu damağımda lirik bir tad bırakan muhteşem ötesi dizi...

van'ın güzelliğine bizzat tanık olmuş biri olarak özlediğimi duyumsuyorum her cumartesi izlerken...
hele de o güzelim türküler, kuzular, kar çiçekleri...
her kimin emeği geçtiyse bu diziyle ilgili yürekten tebrikler ve teşekkürler...
her cumartesiyi özlemle bekleyerek, normalde hiç açılmayan televizyonumu dizinin başlamasına daha vakit varken açıp,keyifle hazırolda durduğum canım yana yana izlediğim ilk televizyon yapımı bu...
oyunculuk çok çok iyi; hele de cemal'in annesi konuştukça ben ağlamak istiyorum; o konuşsun ben ağliyim diyorum...
bambaşka bir türkiye gerçeği; ne desem az; bu tadı yaşatanlar varolsun...

          (mijen)

 

 

 

  • bu kadar didaktik bir çıkış noktasını ve temayı, böylesine hayatın içinden, böylesine dramatik, böylesine gerçekçi anlatmayı başaran bir senaryonun adıdır aynı zamanda. değindiği konular nedeniyle, kolaylıkla ders verir bir dile kayabilecekken; ince bir sanatla, akıcı bir kıssadan hisseye dönüşüyor hikaye.


devin özgür çınar da türkü gibi yanık yanık oynamakta.

 

hikaye, devin, van ve yönetmen hakan çook doğru seçimler.. nefis görüntüler yakalamış ve şiir gibi çekiyor hikayeyi.

 

yönetmen, en baskın karakter bu projede... görüntü yönetmeni de kendisi üstelik... kamera elde, omuzda, yerde... çok akıllıca... hem belgesel hem haber tadı, hem de drama heyecanı...


bu tür bir çekim tekniği ve seçimi, zaten projenin özüne de en uygun seçim kanımca; gerçeklik boyutunu daha kalın harflerle vurguluyor... hayal-gerçek arasındaki çizginin birbirine karıştığı, biribirlerine döküldüğü nadir filmlerden... ayrıca, amatör oyuncular kullanmakta da çok başarılı; hiç göze batmıyor oyuncu olmadıkları.

hakan gürtop bizim david lynch'imiz olabilir.



van devlet tiyatrosu sanatçılarına da kocaman tebrikler yollatan kar manzaralı dizi.

filmi yapan koliba film'i de es geçmemek lazım. bu projeyle ilgili müthiş öngörülerinin ve isabetli seçimlerinin ödülünü çoktan aldılar bence.


hastasıyız ne diyeyim.

 

(o lekeler silinmez )

 

_____________________________________________________________


Yapımcılığını KOLİBA FİLM’in üstlendiği Çekimleri Van’da ve İstanbul’da sürdürülen dizi; yetenekli oyuncu kadrosuyla bu yıl da yine TRT 1 ekranlarına gelecek ve izleyicilerin buluşma noktası olacak…


Devin Özgür Çınar, Aslı Yılmaz, Melih Görgün, Tolga Evren, Betül Arım , Canan Güven, Jale Aylanç, Uğur Çavuşoğlu, Özlem Başkaya ve Emine Şansumar’ın oynadığı

dizinin yönetmeni daha önce de başarılı yapımlara imza atmış deneyimli bir isim; Hakan Gürtop…

Dizinin yönetmeni Hakan Gürtop, yaptığı açıklamada, “Dizimiz ticari amaçlı değil. Amacımız, kız çocuklarının okula gitmesinin önemini anlatmak” diyor.

 

“Haydi Kızlar Okula”, “Baba Beni Okula Gönder”, “Kardelenler” gibi kampanyaların ardından TRT de “Hayat Türküsü” adlı diziyle kız çocuklarının eğitimine destek veriyor. TRT 1’de Cumartesi günleri yayınlanan dizide, idealist bir öğretmen olan Hayat’ın, Van’ın dağlar arasında unutulmuş, geri kalmış bir köyünde verdiği eğitim mücadelesi gerçekçi bir dille anlatılıyor.

 

Van merkeze 7 kilometre uzaktaki Kevenli köyünde çekilen dizinin bir bölümünde Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de oynayacak. Çelik, dizide köyde öğretmenlik yapan Hayat Öğretmen’i makamında kabul ederek, eğitime verdiği destekten dolayı ödül verecek.

 

Çocuk yaşta zorla kocaya verilen, tarlalarda, ağır ev işlerinde çalıştırılan kızların yürek burkan hikayelerinin anlatıldığı Hayat Türküsü’nde bölgenin sadece eğitim-öğretim sorunları değil, kültürel farklılıklar, töre ve geleneklerin yıkıcı yanları da işleniyor.  Dizide ayrıca ideallerinin peşinden gitme, fedakarlık, dayanışma, sevgi gibi değerler ön plana çıkarılıyor.

 

 

“Hayat Türküsü”nün çekim mekanı olarak Van özellikle seçilmiş. Çünkü Van, istatistiklere göre ülkemizde kız çocuklarının okula gönderilme oranının en düşük olduğu il.

 

“Hayat Türküsü”nü her Cumartesi

saat 20.00’de

TRT 1 ekranında izleyebilirsiniz.

 


Hayat Türküsü İstanbul'da...


“Kardelenler”, Köyden Kente Göç Ediyor…
Hayat, mücadelesini artık büyük kentin varoşlarında sürdürecek…

 HAYAT TÜRKÜSÜ, yeni yayın döneminde köyden kente göç ediyor… İdealist öğretmen Hayat ve onun hayata hazırladığı Sevcan artık Van’ın Kevenli köyünden değil, İstanbul’un Sarıyer semtinden seslenecek sevenlerine…

 
 HAYAT TÜRKÜSÜ’nün İstanbul’da yine çok acıtan sosyal yaralara ve eğitim sisteminin sorunlarına değineceğini belirten KOLİBA FİLM Yönetim Kurulu Başkanı Ata Türkoğlu, “Hayat Türküsü, izleyenlerimizin deyimiyle bir dizi değil, hayatın ta kendisi oldu… Türk halkı gerçek sorunların dile getirildiği, idealizm, fedakarlık, dayanışma, sevgi gibi değerlerin ön plana çıkarıldığı bu diziyi kucakladı… Hayat Türküsü’nün, hayranları oluştu, sadece halk değil, Milli Eğitim Bakanlığı'nın yanı sıra bir çok sosyal kurum ve kuruluş da yalnız eğitim-öğretim sorunlarına değinmeyen, ayrıca kültürel farklılıklar, töre ve geleneklerin yıkıcı etkilerini de son derece gerçekçi bir yaklaşımla işleyen Hayat Türküsü’ne sahip çıktı." dedi.

“HAYAT, MÜCADELESİNE ARTIK İSTANBUL’UN VAROŞLARINDA DEVAM EDECEK”

Eylül ayında yine TRT 1'de yayınlanacak olan Hayat Türküsü’ne yeni yetenekli oyuncuların da katıldığını kaydeden Türkoğlu, “Van’dan İstanbul’a tayini çıkan Hayat öğretmen, gönlünü, duygularını, dostlarını ve canından çok sevdiği çocuklarını, öğrencilerini bırakıp büyük kente doğru yola çıkar… Van’da 1 yıl boyunca yaşadığı acı tatlı olaylar onun ideallerini, eğitim aşkını hiç yıpratmamış tam tersi daha da arttırmıştır… O, artık uğruna amansız bir mücadele verdiği “Kardelen”i, kızı Sevcan’ı okutup, köy öğretmeni yapmak için didinecektir… Ayrıca yıllarca görülmeyen ve farkına varılmayan büyük kentlerdeki eğitim sorunları da onu beklemektedir… Her yıl 1.5 milyon gencin girmek için ecel terleri döktüğü ÖSS, velilerin dişinden tırnağından artırarak çocuklarını gönderdikleri dershaneler ve buralarda yaşanan ama bilinmeyen gerçekler, farklı sosyal seviyelere mensup gençler arasındaki uçurumlar, öğretmeni, öğrencisi, tüm çalışanları ve halkıyla İstanbul’daki varoş gerçeği tüm çıplaklığıyla bu dönemde HAYAT TÜRKÜSÜ’nde ele alınacak” dedi.

Van’da eksi 30 derecede zorlu çetin kış şartlarında çekilen dizinin, Doğu’yu sadece ağalar, konaklar ve entrikalı ilişkilerden ibaret gösteren yapımlardan çok farklı olduğunu ifade eden Ata Türkoğlu, sözlerine şöyle devam etti: “Hayat Türküsü ile gerçek hayatın Doğu’da nasıl olduğunu yansıtmaya çalıştık…


Doğu’da mecburi hizmetini yerine getiren eğitim neferleri öğretmenlerimizin neler yaşadıklarını, hayalin, sevginin, dayanışmanın nelere kadir olduğunu anlattık… Herkes kendinden bir şeyler buldu ve biz de izleyicilerden son derece olumlu tepkiler aldık.


Telefonun bile çalışmadığı şehir merkezinden uzakta, bir köyde yaşananlar bu kez farklı bir pencereden İstanbul’dan ekranlarımıza yansıyacak…


Büyükşehrin büyük ve karmaşık sorunlarını, varoşların geçim mücadelesini, buralarda yaşanan gerçekleri, dramları, duyguları, hırsları ekrana getireceğiz… Dizimiz, İstanbul’da da daha önce olduğu eğitim kampanyalarına ışık olacak… Doğu’daki genç kızlarımız, çocuklarımız için düzenlenen eğitim kampanyalarını okuma yazma bilmeyen, annelerimize, ninelerimize, amcalarımıza, dedelerimize kadar yaymayı düşünüyoruz…


Hayat Türküsü, Yeni Yayın Dönemi’nde de yine sosyal sorunların ve sosyal kampanyaların odak noktası, merkez üssü olacak.”

__________________________________

 

 




7/11/2006

ruh kapılarımızı açan öncü sinemacı: osman sınav




deli yürek, ekmek teknesi ve kurtlar vadisi dizisi, bazı zaaflarına rağmen, gerçek sinema tutkusuyla kotarılmış, sinema tadı alabileceğimiz, bu topluma hem ruh üfleyen, hem de bu toplumun ruhunu yeniden üreten öncü çalışmalardır.


ruh kapılarımızı açan öncü sinemacı: osman sınav


yusuf kaplan

ykaplan@yenisafak.com.tr
(yeni şafak, 01.09.2006)

modern süreçte, bizim dünyaya film böyle yapılır, şiir böyle yazılır, müzik böyle yapılır, diyebileceğimiz özgün bir şiir, film, müzik, mimari, tiyatro dilleri geliştirdiğimizden sözedebilecek durumda mıyız? bu soruların cevapları, ne yazık ki, büyük ölçüde hayırdır.

oysa kendine özgü dil, söyleyiş ve ifade biçimleri geliştirebilmiş güçlü bir edebiyatı, sineması, müziği, tiyatrosu olmayan bir ülkenin özgür olduğundan ve varlığını uzunca bir süre asil bir şekilde sürdürebileceğinden sözedebilmek hem güçtür, hem de gülünçtür. batılıların ürettiklerini burada tüketiyor olmak bize bir şey kazandırmaz; bizi özne kılmaz, sadece karikatürleştirir bizi. oysa özne olamayan bir toplum, özgür olamaz; yalnızca nesne olur; tarih-dışına düşer, tarihin yapılmasında birinci derecede aktif bir aktör rolü oynayamaz.

nijat özön, bir zamanlar şöyle bir şey söylemişti: "türkiye'de batı'daki gibi bir dram / tiyatro sanatı geleneği, batı'daki gibi bir resim sanatı geleneği olmadığı için türkiye'de sinema yapılamaz; sadece karagöz sineması yapılır."

türk toplumuna, sanatına, kültürüne, düşüncesine, tarihine, medeniyetine, yani kendisine başkalarının gözlükleriyle bakan bu kafa yapısı, bizi bugüne kadar bir yere götürmemiştir; bundan sonra da götürmesi beklenemez. kendisi olmayan, olamayan birinin dünyaya esaslı şeyler vermesini beklemek elbette ki gülünçtür.

türkiye'de sinema yapmak için, batı'daki gibi bir dram sanatı, batı'daki gibi bir resim sanatı geleneği olması gerektiğini söyleyen bir adam, hem sinemayı, hem dünyayı, hem de kendi dünyasını bilmiyor demektir.

bugün dünyada sinemayı bir sanat, bir dil, bir ifade biçimi olarak latin amerikalılar, çinliler, afrikalılar, iranlılar amerikalılardan da, kısmen de olsa avrupalılardan da çok daha ötelere götürmüşlerdir. afrikalılar, dünya çapında bir film dili geliştirmişlerdir; ama batı'daki resim sanatı veya drama sanatı geleneğinden yola çıkmamışlar, kendi kültürel kodlarından, ifade biçimlerinden yola çıkarak bunu başarmışlardır. aynı şey, latin amerikalılar, çinliler, iranlılar için de geçerlidir.

çünkü sinema, her ne kadar batı'da icat edilmiş sanat türü olsa da, sonuçta bir form'dur ve siz bu formu kendi normlarınız doğrultusunda dönüştürebilirsiniz. norm, asıl'la, aslî dinamiklerle, kültürel kodlarla ve anlam haritalarıyla ilgilidir; siz kendi aslî dinamiklerinizle, kültürel kodlaınızla doğrudan, samimî bir şekilde ilişkiye geçtiğinizde, bu, size geliştireceğiniz form'u veya usûlü de verecektir.

kültürel dinamiklerini ıskalayan bir sinemacının, sanatçının, ruhu yok olmuştur; kendi toplumuna da, dünyaya da esaslı bir ruh üfleyecek kaynakları kurumuş demektir.

işte türkiye'de hem sinemada, hem de televizyonda bu topluma ve bu dünyaya ruh üfleyen, yaratıcı bir ruh ve kurucu bir irade geliştirmenin nasıl mümkün olabileceğinin yollarını gösteren, kapılarını açan yönetmenlerden biri osman sınav'dır.

kapıları açmak filmi ve yarım bıraktırılan televizyon dizisi, bu açıdan öncü metinlerdir. türkiye'de özgün bir film dilinin ve televizyon dizi formatının nasıl geliştirilebileceğini gösteren başyapıt ve kaynak metinlerdir bunlar. üniversitelerin sinema-televizyon bölümlerinin dönüp dolaşıp örnek olarak inceleyeceği metinlerin başında yer alan iki öncü çalışmadır. türkiye'de seküler / yabancılaşmış ikonolojiyle beyni sulanan akademisyenler bunu ıskalayabilirler ama dünyadaki üniversitelerin, bu metinler, "işte bakın türkler nasıl film yapılabileceğini, nasıl televizyon yapılabileceğini gösteriyor" diyecekleri metinlerdir.

deli yürek, ekmek teknesi ve kurtlar vadisi dizisi, bazı zaaflarına rağmen, gerçek sinema tutkusuyla kotarılmış, sinema tadı alabileceğimiz, bu topluma hem ruh üfleyen, hem de bu toplumun ruhunu yeniden üreten öncü çalışmalardır.

ayrıca osman sınav, sadece öncü metinler üretmemiş, aynı zamanda, sinema ve televizyon dünyasında öncü işlere imza atacak genç bir sinemacılar ve televizyoncular kuşağı da yetiştirmiştir. o yüzden biraz gündemi değiştirerek, asıl çığır açıcı, dil kurucu ve ruh üfleyici çalışmalara bundan sonra imza atacağından kuşku duymadığım osman sınav'ı hatırlamak, hatırlatmak ve kutlamak istedim.


ruh kapılarımızı açan osman sınav'a dikkat diyorum.

 



http://www.yenisafak.com.tr/...1316&y=yusufkaplan



5/10/2006

Altın Portakal’dan Oscar’a Türk Sineması

zeki demirkubuz, sadık battal, settar tanrıöven


 

Altın Portakal’dan Oscar’a

Türk Sineması


sadık battal


battaldersu@gmail.com

 

 

 

43. antalya altın portakal film festivali ve 2. uluslararası avrasya film festivali 16-23 eylül 2006 tarihleri arasında yapıldı.


17-20 eylül 2006 tarihleri arasında da avrasya film market açık kaldı. hilside, sheraton ve falez gibi otellerde ikramda kusur edilmeden ağırlanan misafirlerin içindeki yerliler yabancı, yabancılar da yerli kaldılar olaya.


mesela hilside’da yerli ve yabancı sinema adamlarının katılımıyla workshop (bir tür sinema atölyesi) yapıldı. ingilizce konuşmalar hiçbir biçimde türkçe’ye çevrilmedi, çok nadiren türkçe konuşmaya yeltenenlerin sözleri ise anında ingilizce’ye çevrildi.


konuk sinemacıları dinleyen türk izleyicilerin ve basın mensuplarının hepsi şahane ingilizce biliyor olmalıydı, düşük seviyede ingilizce bilen tek kişi benim galiba diye düşündüm. çok az anlayabildiğim yoğun ingilizce akışa bir linçe maruz kalmamak için hiç itirazda bulunmadım, anlıyormuş gibi bakmaya çalıştım konuşan kişilere.


bir çok kişinin benimle aynı kaderi paylaştığını o an anlamam hilside (daha doğrusu türsak) sınırları içinde mümkün olamazdı elbette.


atmosfer benim gibi yerlilerin yabancılaştırılması üstüne ustaca kurulmuştu çünkü. türsak, sentetik atmosferini uygulamaya koymak için hilside’ı uygun görmüş olmalı.



bütün bunları ‘atmosfer’in dışına çıkınca farkediyor bir çok insan. bir çok insan da hiçbir zaman fark edemiyor iki gerçeklik arasındaki farkı, çünkü onlar için zaten fark eden bir şey hiçbir zaman var olmamıştır.

festival boyunca kendimi tümüyle mekanik, cansız ama neredeyse kusursuz işleyen bir atmosferde buldum. türsak personeli, görevlendirilmiş robotlar gibi renksiz, duygusuz ama dakik olarak ‘iş’lerini yapıyorlardı. selamlaşma, el sıkışma, hal hatır sorma gibi geleneksel ilişki biçimlerini unutmuş görünüyordu herkes. yabancı konukların ‘atmosfer’e alışkın oldukları her hallerinden belliydi.


ben de diğer yerliler gibi, türsak atmosferinin hep dışında kalarak, kıyıda köşede kalmış film atmosferinde nefes alıp vermeye çalıştım günlerce. bu tecrübe de göstermiştir ki, insanı çekip çıkarırsanız aradan geriye bir tek gösteriş kalır. böyle bir atmosferde de insan, sadece filmlerde sağ kalır. ben de filmlerde yaşayarak büyük ölçüde sağ kalmayı başardım.


filmleri değil, ‘atmosfer’i soluyan insanlara yanılıp selam verdiğinizde hemen savunmaya geçtiklerini görüyorsunuz. kuralları çiğnediğinizi fark edip bir daha selam vermemek üzere, suç işlememek üzere yani, filmlere kaçıyorsunuz.


festivalde sizinle aynı kaderi paylaşan başka insanların da olduğunu görüyorsunuz zamanla. kader’inin karşısında filmler yaparak varolmaya çalışan ‘yerleşik yabancı’ zeki demirkubuz, insanların kendisini anlamasından umudu kesip takva yoluyla allah’la irtibat kurmaya çalışan özer kızıltan, said nursi hikayesini cebinde taşıyarak ‘atmosfer’e ve hayata dayanabilen gani rüzgar şavata, sahilin ışıksız ve ıssız tarafında kendisiyle konuşarak heyecanlanan birol ünel, son senaryosunun ironik kahramanları ile kendi uzlet köşesinde huzurlu bir yaşam süren ümit ünal, ‘atmosfer’e cenneti beklerken filmiyle girerek yalnızlığı seçen derviş zaim, gayri insani ‘atmosfer’e daha fazla dayanamayıp son anda sendeleyen doğal iklimlerin insanı nuri bilge ceylan, ‘atmosfer’in etkilerine maruz kalmamak için festivali erken terk eden modern derviş yücel çakmaklı ve ‘atmosfer’i salt doğallığıyla yırtan tipik anadolu çocuğu firuzağanın çaycısı ufuk bayraktar... sessizce film izleyerek ve kalabalıklardan uzakta takılarak ‘atmosfer’e dayanabildiler.

festivalde dokuz türk filmi yarıştı, beşi ödül aldı. jürinin ödülleri her yerde yayımlandığı için burada yeniden sıralamanın anlamlı olmayacağını düşünüyorum. evet dokuz filmden beşi iyiydi. benim sıralamam şöyle: 1- kader (zeki demirkubuz), 2- takva (özer kızıltan), 3- cenneti beklerken (derviş zaim) 4- iklimler (nuri bilge ceylan), 5- eve dönüş (ömer uğur).


antalya’da yılın en iyi filmi seçilen kader,


zeki demirkubuzun başyapıtı olmuş. gerçek hayatında da yabancı dilleri ve diplomatik ilişkileri kale almayan zeki demirkubuz, hemen kendini teslim etmeyen, bir anda karşı karşıya kalındığında kaçmaya yeltenilecek ama asla kaçılamayacak kadar sahici bir gerçeklikle, ta derinimizdeki asıl gerçekliğimizle karışımıza çıktı. kader, ruhumuzun en dibindeki karanlık ve unutulmaya terkedilmiş dehlizlerinin doğrudan dostoyevskiyen bakışla çekilmiş sarsıcı bir fotoğrafı.


mustafa uzunyılmaz, ufuk bayraktar ve vildan atasever, zeki demirkubuz evi kadere misafir olmuş dostoyevski
metin erksanın tek halefi, aşkın ve tutkunun eşsiz yönetmeni özer kızıltan, sinema tadında yaptığı onca diziden sonra nihayet çektiği takva filmiyle türk sinemasının akışına müdahale etti. takva özellikle sinema adamlarımızca doğru okunabilirse eğer, etik, estetik ve üslup açısından türk sinemasında yeni ve doğru bir çizgiyi başlatabilir.


takvanın


ödüllü senaristi önder çakar, aktüele verdiği bir mülakatta “bir tarikatın inanç biçimini değil, tarikatın içine giren bir insanın hikayesini anlatıyoruz. (...) bize en büyük yardımı mimar sinan yaptı! evet şu mekan uygun dediğimiz tüm tarihsel yapılar onun eseri çıktı. (...) sonuçta müslümanlar bizim kardeşlerimiz onları anlayarak bir şeyler yapmaya çalıştık.” diyor ve bu toprakların sinemasının yol haritasını da çizmiş oluyor.


son filmi cenneti beklerken ile türk sinemasına kapı aralamaya çalışan bir başka yönetmenimiz derviş zaim “bu filmde minyatür gibi geleneksel sanatlardan yararlanarak değişik bir sinema dili yaratmaya çalıştık. aslında kültürün değişebilme potansiyeline ve kültürler arasındaki değişime takmış bir insanım.” sözleriyle geleneksel kültürümüzden ve öz yaşantımızdan hareketle kendi sinemamızı kurabileceğimizin altını çiziyor. geleneksel sanatlarımız kadar sade ama derin ve etkili bir anlatım diline sahip cenneti beklerken filmiyle de ortaya somut bir örnek koyuyor.


nuri bilge ceylan, son filmi iklimler ile yine insan ilişkilerine yakından bakmayı deniyor. iklimler, bana hem huzur hem de huzursuzluk veren bir film oldu, kendi ruh dünyamı iklimlerde görür gibi oldum, ondan olsa gerek. yönetmen sevişme sahnesini abartmış ve bu sahne filmin içinde bir yamalık gibi durmuş. film doğulu, bize özgü fakat sevişme sahnesi batıdan ödünç alınmış ve olmamış. sevişme sahnelerini göstermek, gösterişe batmış batı sanatının marifet(sizliğ)i. doğu’da böyle şeyler gösterilmeden anlatılır; geleneksel söz ve temaşa sanatlarımız gösterilmeden nasıl da etkili anlatıldığına dair harika örneklerle dolu.


ömer uğur, eve dönüş filmiyle en güzel 12 eylül filmini çeken yönetmenimiz olarak tarihe geçmiş. doğrudan politik bir film olan eve dönüş, göz yaşartıcı bir hikaye eşliğinde yakın geçmişimize dolaysız, sansürsüz bir ayna tutuyor.


yarışma dışı gösterilen

dondurmam gaymak filmi,


halkın yoğun ilgisi ve duasıyla sessiz sedasız oscar’a aday oldu. dondurmam gaymak anadoluya içeriden ve estetik bir gözle bakıyor. yönetmen yüksel aksu, anadolu mizahını ve yerli duruşu içselleştirerek yaptığı bu filmiyle geleneksel temaşa sanatlarımızın atmosferini sinema biçeminde yeniden oluşturuyor.


dondurmam gaymak, yönetmen yüksel aksunun insanlığa teklif ettiği doğal ve insani olan / alan ile yeniden irtibat kurmanın sahih yol haritasıdır. film, bütün dünyaya insan budur, hikaye budur, insanın yaşadığı doğuya has atmosfer budur diyor. tavşanın şapkadan çıkarak hem tavşanın hem şapkanın kimliğini ve kişiliğini kaybettiği bir dünyada ve sanat ortamında, dondurmam gaymak, şapkayı şapka olarak, tavşanı da tavşan olarak karşımıza çıkarıyor, bir başka deyişle varlık ve eşyayı, asli ve doğal konumlarından koparmadan sahih gerçeklikleriyle birlikte sinemaya taşıyor. insan gerçek, mekan gerçek, zaman gerçek, hikaye gerçek ve nihayet dondurmam gaymak dibine kadar doğal, içten ve gerçek. yüksel aksu filmiyle, yeni bir sinemanın, doğal ve insani sinemanın kapılarını da aralıyor.


bu filmler bizim filmlerimiz, türk sineması hakikaten var. kahramanları, onları romanlardan tanıyorum. filmin web sitesinde denildiği gibi “bir çift göz, edalı bir yüz uğruna herşey tükenip yok olurken, aşk avuçlara basılan sigaraların ateşiyle, acı ile, yoksulluk, gözyaşları ve kötülük ile büyür. yuvalar yıkılır,çocuklar öksüz kalır ama masumiyet hiç yitirilmez.”


5/10/2006

ZEKİ DEMİRKUBUZ: Sinemanın nesine tutulacağım aslında ben sinema








"Sinemanın nesine tutulacağım,

aslında ben sinemayı sevmem."



Sıradan olmayan, zor, başarılı, zeki ve her şeye kuşkuyla yaklaşan biriyle röportaj yapmak kadar ürkütücü bir şey olamaz herhalde. Hele bir de karşınızdaki henüz En İyi Film dalında Altın Portakal almış bir filmin, haliyle egosunun yükselmiş olduğunu düşündüğünüz (sonradan yanıldığını anlamak o anı kurtarmıyor ne yazık ki!) yönetmeniyse iş daha da zorlaşır.

İşte, C Blok, Masumiyet, Yazgı, İtiraf, Bekleme Odası ve en son da önümüzdeki ay gösterime girecek Kader ile bizi derinden etkileyen, hayatı sorgulamamızı, acıyı, aşkı ve yalnızlığı anlamak için düşünmemizi sağlayan Zeki Demirkubuz’la röportaj yapmaya giderken böyle bir ruh hali içindeydim.

Onu, Antalya’da bir hafta süren festivalde daha yakından tanımaya çalıştım. Ama karşımda, sıcak gülümsemesine rağmen o kadar kendine dönük biri vardı ki, "röportaj yapabilir miyiz?" diye sormak bile hayli zamanımı aldı. "Kolay sorulardan ve övgüden hoşlanmam, ona göre" demişti. Neyse ki, İstanbul’da kapısını çaldığımda, karşıma Beşiktaş formasıyla çıkınca rahatladım biraz. Filmlerini, sinemasını ve Altın Portakal’ı kısa geçersek hiç olmazsa aynı takımı tutan iki kişi olarak Beşiktaş muhabbeti yapabilirdik. Yaptık da. Ama iki saati aşkın bir süre, enine boyuna sinemayı, Şerif Gören polemiğini, Zeki Demirkubuz’u ve anlaşılmayana duyduğu ilginin sinemasına nasıl yansıdığını konuştuktan sonra. Bizi annesi Nurhayat Kavrak’ın kucağında gülücüklerle karşılayan 50 günlük kızı Yazgı ise röportaj bittiğinde babasının birkaç gün önce eve getirdiği heykelcikten habersiz, uykuya dalmıştı bile.

Altın Portakal getiren filminiz Kader’den önce her şeyin başına dönmek istiyorum. Zeki Demirkubuz’u hayata dair sorular sormaya ve bunları perdeye yansıtmaya iten şey nedir?

- Bana "hayat nedir?" sorusunu sordurtan, kuşku duymamı sağlayan Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanıdır. Dostoyevski, Batı karşıtı ve ülkesi Rusya’nın tüm meseleleriyle ilgili öfkeli bir adam. Ama hikayelerini yazmaya başladığı zaman ne milliyetçiliği ne de imanı kalıyor.

Siz de sosyalist olmanıza rağmen filmlerinizde politik konuları öne çıkarmıyorsunuz. Daha çok insan doğasına odaklanmış durumdasınız. Acıyı, yalnızlığı, aşkı anlatıyorsunuz.

- Dünyanın adaletsizliğini herkes kadar ben de biliyorum, bu konularda acı çekiyorum. Bunları anlamak için özel zekaya gerek yok. Ben kendimi insan ruhunun belgeselini yapmaya çalışan bir sinemacı olarak görüyorum.

Çözebildiniz mi insan ruhunu peki?

- İnsanın başlangıcından bugüne büyük bir bilinmezlik var. Fiziksel olarak büyük yol kat edildi. DNA’nın çözülmesine kadar gelindi. Ama insan ruhuna dair bilinen bir şey yok. Kansere çare bulunmak üzereyken aşk acısına, ihanete, yalnızlığa en ufak bir çare bulunamadı. Sinema anlaşılmazlıktan gelen büyük bir alan açıyor.

12 EYLÜL BENDE HİÇ İZ BIRAKMADI

12 Eylül’ü bizzat ve acılarla yaşamış biri olarak bir 12 Eylül filmi yapmazsınız yani?

- İnsanın zaten bildiğini anlatmaya gerek duymam. 12 Eylül’ü birebir yaşadım. Bu ülkede çok büyük işkence görmüş az sayıdaki insandan biriyim. Ama yaşadıklarım bende hiçbir iz bırakmadı. Tüm bunların neden olduğunu biliyorum çünkü. Askerlerin darbe yapmasını, işkence yapılmasını anlayamayacak ne var? Asıl derdim, bunu insanlara hangi içsel dürtülerin yaptırdığı olabilir, o kadar. Yargıç değilim, hak aramıyorum. Anlamak zorunda olan biriyim. Nietszche’nin dediği gibi yüksek ve soğuk bir dağda yalnız kalırsak anlayabiliriz her şeyi.

Anlamak için yalnız olmak gerekir diyorsunuz. Filmlerinizde de sık sık karşımıza çıkan "yalnızlık" nedir sizin için?

- Yalnızlık birey olmaktır. Arkamda hiçbir töre, ideoloji yok benim. Herkesin kendini bir yere ait hissettiği bir dünyada bunu yapmak zor tabii. Tek başımayım. Ama bunun bir nimet olduğunu düşünüyorum.

Ne zamandan beri böyle düşünüyorsunuz? Cezaevinin bunda etkisi nedir?

- Cezaevi herkeste farklı etki yapar. Benim kaderim ise şuydu: Serseri sokak çocuğunun, hapiste Balzac ve Dostoyevski ile tanışması, hayat ve kendisi hakkında sorulacak soruları bunlar sayesinde sormaya başlaması ve sonra günün birinde sinemaya gelip, film çekmesi.

SOSYETE KIZINI ANLATACAĞIM

Kader’de varoşlarda geçen tutkulu bir aşk hikayesi anlatıyorsunuz. Ve bu dünyayı perdeye çok iyi yansıtıyorsunuz. Bunda o dünyayı tanıyor olmanın ne kadar rolü var?

-İnsan empatiyle, gözlemleriyle de her şeyi anlatabilir. Bu dünyayı çok iyi biliyorum ama bilmesem de bunları yazabilirdim. Sonraki filmlerimde göreceksiniz zaten. Bir sosyete kızının dünyasını, bir siyasetçinin veya bir subayın hayatını da aynı incelikte anlatacağım.

Filmlerinizde sık sık işlediğiniz tutku ne anlama geliyor sizin için?

- Dostoyevski, Budala’nın önsözünde, "Tanrı’ya giden yolun başlangıcında tutku vardır" der. Bu sapıkça bir tutku da olabilir, bir kadına duyulan tutku da. Kader’i böyle bir tutkunun ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar unutulduğunu göstermek için yaptım. Ayrıca bütün gençliğim kızlara hastalanacak kadar aşık olmakla geçti. Bunu biraz derinleştirdim, kaşıdım, kanattım ve ortaya Kader çıktı.

Sinema da bir tutku mu sizin için?

- Sinemanın nesine tutulacağım? Aksine ben sinemayı sevmem. Sinemanın benim için tek mucizevi yanı özellikle geceleri tek başımayken bana yaşattıkları. Gündüz gördüğüm bir fotoğraf kafamı kurcalıyor. Bir anlık bir gözlem zaman içinde gelişip filme dönüşüyor. Bunu insanların önüne koyup, hakikat duygusuna çeviriyorum. İşte bu mucizevi bir şey. Bunun dışında sinema bana angarya, bir sürü insanın oyuncağı, atlama tahtası gibi geliyor. Utandıran yanları daha fazla.

Övgüden neden hoşlanmıyorsunuz?

- Çünkü insanlar birbirlerini överek köle haline getiriyor. Benim de hoşlandığım anlar olabilir ama bunun ne anlama geldiğini bilecek kadar akıllıyım. Övgünün kölesi olamamayı öğrendim.

Eleştirilmekten hoşlanır mısınız peki?

- Çok eleştirilmeyi de sevmem. Eksikleri başkasından görmek istemiyorum.

Sinemaya nasıl başladınız?

- Zeki Ökten’le tanışınca oldu her şey. Ve tesadüfler. Sinemaya duyduğum ilginin bir iki film yaptıktan sonra farkına vardım.

Daha yüksek bütçeli bir film çekecek misiniz ileride?

- Çekmeyi düşündüğüm, Hollywood filmini andıracak, varoluşçuluk üzerine bir hikayem var. Bütçesi 50 milyon doları aşacak belki.

SİLAH DAYASALAR DA SMOKİN GİYMEM

Ödül törenlerinde sahneye kot pantolonla çıkmak, takım elbise giymemek bir tavır mı?

- Hayır. Ama zaten filmimi veriyorum, vaktimi ayırıyorum, oraya da gidiyorum. Ne giyeceğime karışmasınlar artık. Bu kimseye bir garez değil. Hayatı boyunca kıyafet yüzünden sopa yemiş bir insanım. Hapiste aylarca iç çamaşırıyla yaşadım, yatılı okulda başıma gelmeyen kalmadı. Cannes’da da smokin giymedim. Kafama silah dayasalar giymem.

Ödül törenlerinin de kuralları var işte!

- Olmasa ne güzel olurdu oysa. Kapanışa sahneye Beşiktaş tişörtüyle çıkıp, bir espri yapmak isterdim. Herkes çok ciddi, eğlence duygusu yok. Cem Yılmaz’a kimse karışamıyor. Sahneye fırlayıp, espri yapınca herkes gülüyor. Onun yaptıkları gecenin en güzel yanıydı. Törenin sonunu Cem Yılmaz sayesinde getirebildim. Buna farklı bakıyorsak, başka şeye de farklı bakalım.

Oyuncularınızın doğaçlama yapmasına izin veriyor musunuz?

- Hayır. Ama benim kadar konuya vakıf, sahneye hakim, mesela Cem Yılmaz gibi biri karşıma çıkarsa izin veririm.

BEŞİKTAŞ BENİM İÇİN AŞK GİBİ BİR ŞEY

Beşiktaş benim için bir istisna. Her insanın zayıf bir yanı vardır hayatta. Beşiktaş aşk gibi bir şey. Orada nedensiz, sadece sonuçları kabul etme gibi bir durum var. Tüylerimi diken diken eden olayları İnönü’de yaşıyorum. İnanç üzerine var olduğunu söyleyen topluluklarda bile Beşiktaş seyircisindeki o ateşi, karşılıksız verme duygusunu göremiyorum. Son haftaki maçta gözlerim doldu. Bir taraftar düşün, Şeref Bey ve Baba Hakkı’ya gönderme yapıp, "ŞEREFinizle oynayın HAKKInızla kazanın" diye pankart açıyor. Beşiktaşlı olmak için işte böyle haklı gerekçelerim de var.

20 MİLYON SEYİRCİ İSTİYORUM AMA KENDİMDEN ÖDÜN VERMEM

Kişiliğimin yok sayılmasından ve kendime göre kurallarım var diye marjinal olarak algılanmaktan hoşlanmıyorum. 3-4 milyon değil, 20 milyon seyirci de isteyen biriyim. Ama ödün vermem. "Seyirciye yavşaklık yapmam demek" neden beni marjinal hale getiriyor, biri bana anlatsın.


Bir sürü insan Şerif Gören’in bana düşmanlığı varmış gibi algıladı olanları

Kader’in yan ödülleri almadan, doğrudan En İyi Film seçilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Ödülü bir gül gibi düşünürsek, yapraklarını budamışlar, sapını verdiler. Bu da anlaşılır bir şey.

Ben pek anlayamadım!

- Jüri dediğin 9 insan. Hepsinin ayrı beğenisi var. Ayrıca hayat politik bir şey. Dengeler var. Bu ülkede Müslümanların AB savunucusu, CHP’nin de Avrupa karşıtı olması kimseyi şaşırtmıyor mu? Bu kötü bir şey değil belki. Jüride de durum aynı. Biri benim filmimi sevmiştir, diğeri başkasınınkini. Gülün sapını da Zeki’ye verelim dediler.

Sap demeyelim isterseniz, gülü size verdiler.

-Sap dediğim şeyi küçümsemiyorum. Ana gövdeyi kastediyorum. Yanlış anlaşılmasın!

Antalya’da herkes, Şerif Gören’in jüri başkanı olduğu bir yerden Zeki Demirkubuz’a bir şey çıkmaz, diyordu. Böyle bir endişeniz oldu mu?

-Endişem olmadı çünkü Şerif Gören’in jüri başkanı olduğunu duyduğumda festivale katılmamaya karar verdim. Ankara Film Festivali’nden de jüri başkanı Şerif Gören diye çekilmiştim. Şerif Bey bunu duymuş haber göndermiş, Zeki’ye karşı kötü bir duygum yok, diye. Ben de inanıp Antalya’da verdim Kader’i.

Şerif Gören’le aranızda ne var?

- Ben de bilemiyorum. Benim için Şerif Gören, Yol’un yönetmenidir. O kuşakta en sevdiğim bir-iki yönetmenden birisidir. Yaşadığımız bir olay da yok. Zaten duyduğuma göre Kader’e karşı bir tavrı yokmuş, ama Eve Dönüş filmini daha çok sevmiş ve ödüller ona gitsin istemiş. Bu da onun hakkıdır. Ama jürinin kararı değişmediğinde jüri başkanının tepki gösterip olayları buraya getirmesi hoş değil tabii. Bir sürü insan onun bana düşmanlığı varmış gibi algıladı olayları.

PARA, ŞÖHRET TABİİ SİNAN ÇETİN’E VERİLECEK

Sinan Çetin’le eski evimde komşuydum. Ben sabahın köründe penceremde sigara içip, sokaktaki kedi köpekleri izleyerek ağır anlamlar çıkarırken, o işten dönerdi. Para, şöhret tabii ki Sinan Çetin’e verilecek. Bu bedeli ödeyenlere verilecek. Bir eleştirim yok ama ben yapamam.




kaynak: hürriyet pazar

 



8/8/2006

ruhunu elledim; küflüydü!


















































r u h u n u    e l l e d i m ;   k ü f l ü y d ü  !













































































3/8/2006

sinema düşünceleri







Güçlü kanatlar, keskin gözler, güzel kalpler.

 

Hayatlar...

 

Hayat parçaları...

 

İnsanlar...

 

Bizden hikayelerin evrensel harmanı ....

 

Yerel olanı makro planda anlatmayı başarmak....

 

İnsanların değişebileceğini, insanın gelişime

ve öğrenmeye herzaman açık olduğunu anlatmak......

 

Daha güzel bir dünya için sinema yapmak…







28/7/2006

tramvay filmi vizyonda!! kaçırmayın!



tramvay nihayet vizyonda !




her zamanki gibi önce sinemasinema'nın yorumu:


TÜRKİYE CUMHURİYETİ TRAMVAYI

 

Bütün Türkiye’yi bir tramvaya doldursalar

ve “Çöz sorunlarını, işte bir aradasınız, kaçış yok! Yüzleşin her meselenizle, her tabunuzla hadi!!”

Deseler, nasıl olurdu?

 

Nasıl olacağını, neler olabileceğini (bizimle en çok çakışan duygular olan) hüzün ve şiddetle harmanlanmış bir şiir gibi anlatan, simgeler ve şifrelerle bezeli bir güzel Türk filmi bu. Amatörce görünen hali de bu, toplumun tam içinden hikayede eğreti durmuyor!

( Teknik ve mantıksal hatalara bir sonraki yazımızda değineceğiz. )

 

Bu yüzden, 2. kez seyredilmesi elzem olan nadide filmlerden tramvay;

 

İlk seyredişte, bir şok geçiriyor ve boğuluyorsunuz o tramvayın ortamında, belki ne olduğunuzu bile anlamadan film bitiyor..

 

2. seyredişte ise; Şurda aslında ne demiş yönetmen, neyi kastetmiş yazar?

 

Bu adam toplumda hangi kesime, bu sahne hangi tabuya bir gönderme?

 

Şu kız, kime, aslında ne diyor?

 

Tesettürlü kız başörtüsüyle hangi ”yarayı” sarıyor?

 

Gerçek yobaz kim? Gerçek  aydın nasıl tavır koymalı?

 

Biz gerçekten, kalabalıklarda yalnız kalmış insanlar mıyız?

 

Tepkisiz hayvanlar mıyız, yoksa duygulu ama sindirilmiş çaresizler mi?

 

Sevgisiz ve bitmiş miyiz biz gerçekten?

 

Soruların, cevapların ve maceranın tadı için

hadi, tramvay’a binin!

 

Hatta 2 kere binin!




tramvay’ın kısa

(belki de uzun) macerası….


”şiddet nedeniyle sınırlara gelmiş genç bir adamın; ülkemiz insanlarını temsil eden bir grup tramvay yolcusunu alıkoyması ile kontrol dışı gelişen olayların gelecebileceği son nokta..

günümüzde ve tüm dünyada yaşanan; aile içi şiddet, sevgisizlik ve yalnızlığın toplumun tüm hücrelerine yansımasının öyküsü.”


yönetmen olgun arun un ilk uzun metraj çalışması olan tramvay’ın senaryosu; 1999 yılında, kodak ve haftalık antrakt sinema gazetesinin ortaklaşa düzenledikleri uzun metrajlı film senaryo yarışması’nda üçüncülük ödülü alan izzeddin çalışlar’ın ‘’içi dışı bir

tramvay’’ senaryosundan yola çıkılarak; izzeddin çalışlar, olgun arun ve nazlı çetinok tarafından son haline getirildi.

filmin görüntü yönetmenliğini, kurgusunu ve yapımcılığını da üstlenen olgun arun, şubat 2003 de 21 iş gününde biten çekimler boyunca iett

nin izni ile saat 21:00 ve 06:00 arası, beyoğlu istiklal caddesi’nde

223 numaralı tramvayı set olarak kullandı.



ilk kez 13. adana altın koza film festivali’nde seyirci ile buluşan filmde; sır çocuklarındaki oyunu ile 2002 yılından antalya film festivali en iyi erkek oyuncu, ankara film festivali umut veren yeni erkek oyuncu, siyad türk sineması ödülleri umut veren genç oyuncu ve 2003 yılında istanbul film festivali ve iskenderiye film festivali en iyi erkek oyuncu ödülleri sahibi fırat tanışın tramvay’daki oyunculuğu

büyük beğeni ile karşılandı.


tramvay; değerli tiyatro oyuncusu pekcan koşarın oğlu ve

seslendirme sanatçısı itri koşar; aliye dizisi ile ünlenen tiyatro oyuncusu emel çölgeçen ve mimar sinan üniversitesi müzikal tiyatro ve opera bölümü mezunu halit ergençin ilk sinema filmi.

athena’nın solisti, kurucusu gökhan özoğuzve aylaklar ile 1995 yılı adana altın koza film festivali en iyi kadın oyuncu; çamur ile 2003 yılı ankara film festivali en iyi yardımcı kadın oyuncu, gönlümdeki köşk

olmasa ile 2003 yılı sadri alışık ödülleri en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülleri sahibi tomris incerin de rol aldığı tramvay 50li yıllardan bu yana istanbul’da tramvayın mekan olarak kullanıldığı ilk türk filmi olarak farklı bir yere sahip.



FİLMİN YÖNETMENİ OLGUN ARUN

VE EŞİ, FİLMİN SENARİSTİ/SANAT YÖNETMENİ

NAZLI ÇETİNOK ARUN



uzun yıllar; yönetmen, yapımcı, senarist ve görüntü yönetmeni olarak; kısa metrajlı, belgesel, video klip ve reklam film yapımları gerçekleştiren olgun arunun tramvay’ı, mayıs – eylül 2006 tarihleri arasında vizyona girecek tek türk filmi olarak 28 temmuz cuma günü sinemaseverler ile buluştu. 

filmin künyesi:
tramvay
yapım yılı : 2006
yapımcı: olgun arun
yönetmen : olgun arun
senaryo yazarları : izzeddin çalişlar(öykü) nazli çetinok
olgun arun
görüntü yönetmeni : olgun arun
sanat yönetmeni : nazli çetinok
kurgu : olgun arun
müzik :etkin arun
sound design : cemali
stüdyo : sinefekt (laboratuar)
stüdyo : fono film(ses)

oyuncular (jenerik sırasına göre):

firat taniş- hamit
emel çölgeçen- pelin
itri koşar- mahmut
halit ergenç- nezih
gökhan özoğuz- gökhan
yunus güner– kiralik katil
tomris incer- madam
ayça bingöl- anne
mustafa şimşek- haldun
halil ibrahim kalaycioğlu - baba
çelik bilge- profesör
irem erkaya– laik kiz
gözde begeçaslan– tesettürlü kiz
seren göksel- liz
dilek serbest- julie
ahmet ağaoğlu- ediz
ismet erten- vatman
bariş küçükgüler- çocuk

filmin süresi : 83 dk
türü : hipnotik
dağıtım: bir film
vizyon tarihi: 28.07.2006
kostümler: arzu kaprol, ümit ünal, mavi jeans, bilsar
sponsorlar: iett, bilkom apple
saç design: hakan köse''


26/7/2006

Fıtratın diliyle konuşan yönetmen: MECİT MECİDİ






 

Fıtratın diliyle konuşan yönetmen


AKSİYON DERGİSİ Sayı: 574 - 05.12.2005  |  Tuba Özden


Kendi kültüründen beslenen İran sineması bütün dünyada kabul görmeyi başardı. Mecit Mecidi de bu başarıda etkili olan isimlerden.

İranlı yönetmen, filmlerinde ‘fıtrat dili’ni kullanarak izleyicilerine ulaşıyor. Bu dili oluştururken ise semavi kitaplardan besleniyor.

.......


Ali, kız kardeşinin ayakkabısını eve dönerken kaybeder. Fakir oldukları için ailelerine durumu anlatmazlar ama artık Zehra’nın okula gidecek ayakkabısı yoktur. Bunun üzerine iki kardeş plan yapar. Ayakkabıları dönüşümlü giyeceklerdir.

Zehra, sabahları okula giderken ağabeyinin ayakkabılarını giyecek, o dönünce okula gitme sırası Ali’ye gelecektir. Ali, kız kardeşi ile yaşadıkları ayakkabı sorununa bir çözüm getirmek ister ve okulda düzenlenen koşu yarışmasına katılmaya karar verir. Çünkü üçüncü olana verilecek ödül, ayakkabıdır. Bütün gayretiyle üçüncü olmaya çalışan Ali kıl payı üçüncülüğü kaçırarak(!) birinci olur. Sonuçta zafer kazanmış gibi görünse de ayakkabıları alamadığı için yenik duruma düşmüştür.

............

Mecit Mecidi’ye (Majid Majidi) ait ‘Cennetin Çocukları’ filminin son sahnesinde Ali eve gelip perişan olan ayaklarını bahçedeki havuzun içine bırakır. Havuzdaki balıklar ayaklarının çevresine gelerek dönmeye başlarlar. Verdikleri mücadele sonucunda manevî yükselişe, kemale eren ‘ayaklar’ın çevresinde, balıklar adeta tavaf eder. Bu, Ali’nin verdiği mücadelenin mükâfatıdır.


Kutsal kitaplardaki dili sinemaya aktarmak


Mecit Mecidi ‘Cennetin Çocukları’ filminde de diğerlerinde olduğu gibi ‘fıtrat dili’ni kullanıyor. Bu ifade biçimini de iyiliğe yönelten, Allah’a daha çok yaklaştıran dil olarak tanımlıyor. Mecidi’ye göre Cenab-ı Allah’ın İncil, Tevrat ve Kur’an’da kullandığı dil de fıtrat dili. Başarısı dünyaca kabul gören İranlı yönetmenin yapmaya çalıştığı, kutsal kitaplardaki dili sinemaya aktararak umuda yönelten, hayatla barışık, insanî mesajlar verebilmek.

Kasım ayı içerisinde düzenlenen Doğu Konferansı’nın uluslararası toplantısı için Türkiye’ye gelen İranlı yönetmen Mecit Mecidi’nin ‘Cennetin Çocukları’ filmi program kapsamında gösterildi. Doğu ülkeleri arasındaki iletişimsizliğin konuşulduğu toplantıda, temas sağlama yollarına yönelik fikirler de üretildi. Mecidi, Ortadoğu ülkeleri arasındaki iletişimin sağlanmasında sinemanın da önemli bir rolü olabileceğini düşünüyor. Sinema vasıtasıyla sorunları daha etkili ve kalıcı çözmek mümkün.

Sinemanın Batı’dan gelen bir sanat olması bu noktada sorun teşkil etmiyor; “Sinema teknik olarak Batılı ülkelerden geldi ama içeriği de bize ihraç edemezler.” diyor İranlı yönetmen. İran sineması sahip olduğu manevi değerleri iyi bir şekilde işlemesiyle bunu bir ölçüde başardı; “Biz filmlerimizde, kadınları İslam’ın izin verdiği ölçüde kullandık ve dünya bunu toleransla karşıladı. Bizim gibi olmalısınız demediler. Bu gösteriyor ki Batı için kültürel bir model oluşturabiliriz.”

Peygamber kıssalarını perdeye taşıyor

Mecit Mecidi, sanat faaliyetlerine 12-13 yaşlarında başlamış. Tiyatro ve dramatik sanatlar alanında eğitim alarak uzmanlığını çocuk tiyatrosu yönetmenliği üzerine yapmış. Sinemayla ilgilenmesi ise devrimin ikinci yılına denk geliyor. Genç arkadaşlarıyla bir sivil toplum örgütü kurarak sinema, tiyatro, görsel sanatlar alanında faaliyetlerde bulunmuşlar. İran sinemasını bugünlere taşıyan, birçok ünlü yönetmenin yetiştiği örgütün adı ise Farabi Sinema Vakfı. İlk olarak oyunculuk ve kısa film çalışmaları yapan yönetmen, ilk filmini 1991’de çeker. ‘Baduk’ isimli filmin konusu, sınır ticaretiyle uğraşan Afganistan, Pakistan ve İranlı çocuklardır.

İkinci filmiyle Cannes Film Festivali’ne katılır ve film birçok festivalde yer alır. Ardından çektiği ‘Cennetin Rengi’ ve ‘Cennetin Çocukları’ filmleri de başta Montreal olmak üzere Avrupa ve ABD’de önemli festivallerde ödül alır. 2005’te son çalışmasını yapan yönetmenin filmi İran’da gösterime girmiş. Önümüzdeki günlerde de uluslararası piyasaya çıkacak.

Mecit Mecidi, yaptığı filmlerle herkese ulaşmayı hedefliyor. 1997 yılında çektiği ‘Cennetin Çocukları’, aynı yıl içerisinde dört ayrı ödül almış: Jüri Özel Ödülü, Halk En İyi Film Ödülü, Eleştirmenler En İyi Film Ödülü ve Dünya Kilise Birliği Ödülü. Yönetmene göre bu film farklı katmanları kuşatabildiği için ideal bir örnek.


Filmlerinde ‘fıtrat dili’ ile izleyiciye ulaşan yönetmen, Kur’an-ı Kerim ve diğer kutsal kitapları referans alıyor. “Bu kitaplarda Allah insanlara aşktan, ruhtan bahsediyor.” diyen Mecidi özellikle peygamber kıssalarını örnek gösteriyor: “Kur’an-ı Kerim’e bakacak olursanız öykülerin nereden nereye geldiğini görebilirsiniz.


Mesela Hz. Yusuf kıssasında sıradan bir giriş yapılır. Hz. Yusuf’un kuyuya düşüşü, saraya vezir oluşu ve peygamberliğe ulaşması nakledilir. Son derece basit başlangıç ile bir insanın manevi yükselişi, peygamberliğe ulaşma öyküsü anlatılır. Aynı şey Hz. İsa ve Hz. Muhammed kıssaları için de geçerli. Aslında Kur’an bize bu şekilde mesaj veriyor.” Mecit Mecidi, filmlerinde insanî olanı önceliyor. ‘Cennetin Çocukları’ filmini örnek göstererek, “Dışarıdan baktığınızda ayakkabısı olmayan iki kardeş görülüyor. Oysa filmin verdiği mesaj, bir ayakkabıdan yola çıkarak çocukların olgunluğa ve kemale olan yolculuğunu anlatmak.” diyor.

Bizim inancımızda manevi değerler önemli

Vizyonda görmeye alışık olduğumuz Batı’nın sinema örnekleri bu yaklaşımlardan uzak; filmlerde daha çok ‘insan insanın kurdudur’ düşüncesi hâkim. “Batı anlayışında insan doğanın ve şartların esiridir, hareketleri zorunludur. Mecbur kaldığında her şeyi yapabilir, adam öldürebilir, katliam yapabilir. Fakat bizim inancımızda her zaman manevi değerler daha üstündür. İnsan şartları değiştirebilir; çünkü irade sahibidir.” diyor Mecidi.


Oscar'a aday olan ‘Cennetin Çocukları’ filminde de yönetmen, insanın iradesinin ve manevi hislerinin zor şartlardan daha üstün olduğunu ortaya koyuyor. Filmde fakirliğe rağmen yapılan manevi yolculuk anlatılıyor. “Ali karakterinin cami önündeki ayakkabıları düzeltirken de fakirliğin ona kötü olanı, yani hırsızlığı yaptırmadığını görürsünüz.” diyor Mecidi ve Batı anlayışına göre çocuğun o şartlarda ayakkabıları çalmasının son derece doğal karşılanacağını hatırlatıyor.

Mecit Mecidi ‘fıtrat sineması’nı oluştururken tabiattan da besleniyor. İran sinemasının vazgeçilmez unsuru çocukların, Mecidi’nin filmlerinde de rolü büyük. Hz. Muhammed’in de çocukları çok sevdiğini hatırlatan yönetmen, fıtratları henüz kirlenmediği için çocuklara filmlerinde önemli bir yer veriyor.

İran sinemasının bugünlere gelmesinde devrimin etkisi var. Devrimden sonra denenen model bir ilkti. Bu nedenle İran, devrimden sonra her şeye sıfırdan başlamak zorunda kaldı. “25-26 yıl içinde istediğimiz özgürlüklere sahip olamadık. Ne yazık ki hâlâ birçok zorlukla karşı karşıyayız.” diyor Mecidi. İran’ın daha yolun çok başında olduğunu düşünen yönetmen, birçok şeyin denenmesi gerektiğine inanıyor. “Şüphesiz sanat alanında sansürle karşı karşıyayız, hâlâ düşünsel ve sanatsal eserleri belirleyecek çerçevelerden mahrumuz.” diyor. Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi döneminde demokrasi alanındaki gelişmeler sanata da yansımış. Fakat yeni seçilen hükümetin olaylara nasıl yaklaşacağına dair bir ipucu yok. Ülkenin yaşadığı süreçten sinema doğrudan etkilenmiş.

Sanatın amacı insanı yüceltmek

İran’ın stratejilerinden biri Amerikan filmlerini engellemek için İran filmlerini desteklemek olmuş. Bütün sinemalarında İran filmleri gösterme zorunluluğu olan ülkede çok sayıda film de çekilmiş ve çekiliyor. Yılda seksen bazen yüz kadar film çekilen İran’daki bu rakamlar bazı Avrupa ülkelerinden bile fazla. Devletten her zaman destek alan sinema, geçmişte olduğu gibi günümüzde de sansürle karşı karşıya. Mecit Mecidi, İran’da yurtdışında abartıldığı derecede bir sansürün olmadığını vurguluyor. “Ne yazık ki bu sansürler kurumsal belirlemelere bağlı olarak değil daha çok keyfî uygulamalarla yapılıyor. Bir bakanın görev değişikliği bile uygulamayı değiştirebiliyor.” diyor.

İran sinemasının dünya çapında dikkat çekmesinde içeriği kadar görsel yanının zengin olması da etkili. Mecidi, yaptığı sinema eserlerinin içeriğini korumakla beraber görsel estetiğini de oluşturmaya özen gösteriyor. “Kamera, içinizdeki en gizli duygulara sivrilebilen çok ilginç bir araç. Bir filmi izlediğiniz zaman sanatçının en gizli duygularını bile kameradan görebiliyoruz.” diyen Mecidi’ye göre bu nedenle sanatçının önce kendini arındırması önemli. Çünkü sanatın asıl amacı insanı yüceltmek. Dünyada yapılan festivallerde ödül almasıyla dikkat çeken İran sinemasına bu yönde birçok eleştiri yöneltiliyor. İran filmlerinin festivallerde beklenen tarzda daha çok siyasî içerikli olduğunu söyleyen ciddi bir kesim var.

Yönetmenliğe misyon gözüyle bakıyor

Mecit Mecidi her zaman iyi ve kötü ayrımına giden halkın aynı handikaba burada da düştüğü kanaatinde: “Biz Batı’yı genellikle kötü olarak değerlendirdiğimiz için filmlerimiz onların festivallerinde ödül aldığında biz de kötü adamlar oluyoruz.” Bazı filmlerin siyasi olduğunu kabul eden Mecidi, bunun ödül alan bütün filmler için geçerli olmadığını dile getiriyor. Bazı genç yönetmenlerin sadece yurtdışında ödül almak için film çekmesini İran sinemasının karşısındaki büyük bir sorun olarak değerlendiriyor.

Mecit Mecidi için film yapmak sadece bir meslek değil. Yönetmenliğe bir misyon gözüyle bakıyor ve sadece inandığı filmleri çekiyor. “Çektiğim her filmde manevî açıdan biraz daha büyüdüğümü düşünüyorum.” diyen Mecidi, filmlerini bütün varlığı ile çektiğini söylüyor. Sanatsal anlamda kendini geliştirmeye çalışan yönetmenin amacı, kendi tekâmülünü filmlerine aktarabilmek.







19/7/2006

MUTLAKA İZLENMESİ GEREKEN 25 FİLM








MUTLAKA İZLENMESİ GEREKEN 25 FİLM


ABD’de yayımlanan Radio Times adlı dergi, sinemanın başyapıtlarını ‘mutlaka izlenmesi gereken’ başlığı altında sıraladı.

 

Michael Curtiz’in yönettiği film, Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın oyunculuklarıyla kendisinden sonraki birçok yapıma ilham vermişti. Listenin en eskisi, 1919 yapımı sessiz bir Alman filmi: The Cabinet of Dr Caligari. Bir Holocaust belgeseli olan Shoah ve Salvador Dali’nin sürrealist yapımı Un Chien Andalou da listenin ‘marjinal’ filmlerinden.

İşte sinemanın 25 ‘olmazsa olmaz’ı:

1 Casablanca (1942)

2 The Cabinet of Dr Caligari (Dr. Caligari’nin Odası) (1919)

3 Blade Runner (Bıçak Sırtı) (1982)

4 A Matter of Life and Death (1946)

5 Build My Gallows High (Darağacımı Yükseğe Kur) (1947)

6 La Dolce Vita (Tatlı Hayat) (1960)

7 High Noon (Kahraman Şerif) (1952)

8 Rear Window (Arka Pencere) (1954)

9 The Hidden Fortress (Gizli Kale) (1958)

10 Bonnie and Clyde (Bonnie ve Clyde) (1967)

11 Bringing Up Baby (1938)

12 The Hills Have Eyes (Tepenin Gözleri) (1977)

13 Un Chien Andalou (Endülüs Köpeği) (1928)

14 Armageddon (1998)

15 Heaven’s Gate (Cennetin Kapısı) (1980)

16 Annie Hall (1977)

17 Singin’ In The Rain (Yağmur Altında) (1952)

18 Paths of Glory (Zafer Yolları) (1957)

19 Performance (Performans) (1970)

20 Bride of Frankenstein (Frankenstein’ın Gelini) (1935)

21 Blackboards (Kara Tahta) (2000)

22 The Day The Earth Stood Still (Dünyanın Durduğu Gün) (1951)

23 Pulp Fiction (Ucuz Roman) (11994)

24 Shoah (1985)

25 Winter Light (Kış Işığı) (1962)

 




11/7/2006

Sinemada Göstergeler Ve Anlam







 

Sinemada Göstergeler

Ve Anlam

 


Orjinal Adı: Signs and Meaning in the Cinema

 

Yazarı: Peter WOLLEN

 

Yayınevi: Metis Yayınları

 

Basım Tarihi: 2004

 

Çeviren: Zafer ARACAGÖK , Bülent DOĞAN

 

 

Ayrıntılar: Sinema kuramı ve eleştirisinin temel yapıtlarından biri olan Sinemada Göstergeler ve Anlam, sinema dilini kavramada yeni ve verimli yönlere çekiyor okurunu - film seyircisini salt seyirci olmaktan çıkıp filmi okumaya davet ediyor.

 

Peter Wollen, özellikle Eisenstein, Hawks, Ford ve Godard ın sinemasına yoğunlaşarak, genel göstergebilim çalışmalarının sinemaya uyarlanmasının ilk örneğini vermiştir.

 

 

YAZARDAN:

 

“Bu kitabın amacı film estetiğinin önde gelen sorunlarının incelenmesinde yararlı olacak birkaç yaklaşım yolu önermektir. Temel ilkem şudur: film üstüne yapılan çalışmaların yalnızca filme ait bir dünya içinde, bütün yabancı kavram ve metodların kapı dışarı edildiği, içine kapanık ve kendine özgü söylemi olan bir evren içinde yapılması gerekmez. Film üstüne çalışmalar başka iletişim araçları, öteki sanatlar ve ifade biçimlerindeki değişimler ve gelişmelere ayak uydurmalı, bunlar karşısında tepkisiz kalmamalıdır. Uzunca bir süreden beri film estetiği ve film eleştirisi, en azından Anglosakson dünyada, bir ayrıcalığı olan, daha geniş düşün alanlarında ne olup bittiğine hiç aldırmaksızın düşüncenin tehlikeli bir biçimde kendi başına buyruk geliştiği özel bölgelerdi. Sinema yazarları dilbilim diye bir şey yokmuşçasına sinema dilinden söz açmakta ve Marksist diyalektik kuramından habersiz olmanın verdiği cahilane mutlulukla Eisenstein'ın montaj kuramını tartışmakta kendilerini özgür hissediyorlardı.
     

     Bakış açısının derinliği ise her şeyden önemli, çünkü genel estetik çalışmalarında film estetiğinin merkezi bir yeri var. Her şeyden önce sinema tamamıyla yeni bir sanat, yaşı henüz bir yüzyılı bile bulmadı. Bu da estetiğe daha önce eşi görülmemiş bir görev yüklüyor; pek az şey yeni bir sanatın ortaya çıkışı kadar önemli, ciddi bir olaydır: ortada eşi görülmemiş bir görev ve inanılmaz fırsatlar var. Orpheus ve Tubal-Kain'in(1) antik, uzak ve huşu veren müzik sanatının efsanevi kurucuları olarak bin yıldır saygıyla anılmalarını sağlayan şeyi Lumière ve Méliès nerdeyse yaşadığımız çağ içinde gerçekleştirdiler. İkinci olarak sinema yalnızca yeni bir sanat değil, aynı zamanda farklı ifade kodları ve kipleri kullanarak farklı kanallarda, farklı duyum bölgelerine yayın yapan öteki sanatları birleştiren ve içeren bir sanattır. Sinema sanatlar arasındaki farkları, benzerlikleri, sanatların birbirine dönüştürülebilme ya da birbirinden aktarma yapabilme olasılıklarını, yani farklı sanatlar arasındaki ilişki sorununu en canalıcı biçimde ortaya koyar: Wagner'in gesamtkunstwerk(2) anlayışı ve Brecht'in Wagner eleştirisiyle sorguladığı estetik sorunlarını, insanı Baudelaire'in correpondances'ı ve Lessing'in Laokoön'una(3) götüren sinestezi kuramının sorunlarını göz önüne çıkarır.
     

 Buna rağmen sinemanın estetiğe hemen hemen hiç etkisi olmamıştır. Üniversiteler gerçeklikten yoksun, enerjisini tüketmiş, ortaya atılan iddiaların büyüklüğü altında felce uğramış ve kokuşmuş bir estetik hayaletini sahnelerde gösteriye çıkarmaya devam ediyorlar. Birçok estetik yazarı işi sinemaya herhangi bir statü hakkı tanımamaya kadar götürdü; onu görmezlikten gelip alıştıkları işlere geri döndüler. Estetiği yenilemek için türlü girişimlerde bulunuldu, fakat bu girişimler türlü sanat dallarındaki gelişmelerden kaynaklanacağı yerde çoğunlukla akademik disiplinlerle –psikolojik testler, istatistiksel sosyoloji, dilbilim felsefesi– kurulan ilişkilerden kaynaklandı. Estetik yazarlarının sinemaya hayranlıkla sarılmamaları inanılması güç bir olay. Ara sıra Pudovkin, Eisenstein ya da Welles'in adı anıştırılıyor belki ama genelde iç karartıcı bir ihmal, bir ilgisizlik söz konusu.
      

       

Notlar

(1) Tubal-Kain: Pirinç ve demir kullanarak trompete benzer bir nefesli çalgı türü olan "tuba"yı yapan zanaatkâr (Tekvin; 4:22). (ç.n.)
(2) Gesamtkunstwerk: Toplu sanat yapıtı. Tiyatronun bütün sanat dallarını bir araya topladığını savunmak için Wagner'in ortaya attığı terim. (ç.n.)
(3) Lessing, Gotthold Ephraim (1729-81): Alman eleştirmen ve estetik yazarı. "Laocoon: oder über die Grenzen der Malerei und Poesie" adlı makalesinde, mükemmel imgenin gücünün, sanatçının bir şeyin aynısını yapabilmesinden değil, sanatçının izleyiciyi yaratılan imgenin gerçekliğine inandırma gücünden kaynaklandığını savunur. (ç.n.)